Fast Fashion, Sürdürülebilirlik ve Etik Üretime Genel Bir Bakış - I LAW FASHION
Yukarı
a

I LAW FASHION

Fast Fashion, Sürdürülebilirlik ve Etik Üretime Genel Bir Bakış

Bu yazıda, son dönemlerde sıkça adını duyduğumuz fast fashion kavramı incelenecek ve bununla yakından ilgili olan sürdürülebilirlik ile doğru bilinen yanlışların ve etik üretimin ne olduğu üzerinde durulacaktır. Fast fashion markalar ile bu markaların sürdürülebilirliği son dönemler koleksiyonlarında neden bu kadar dillendirdiğini ve bunların gerçekte ne kadar sürdürülebilir olduğu irdelenecektir.

İncelenecek sorular,

Sürdürülebilirlik ilhamını doğduğu topraklardan alan marka hangisi ve bu ilhamla şimdiye kadar neler yaptı?

Bu ilhamın ve beraberinde getirdiği etik üretim kavramının lokal üretimden ibaret olduğu algısı doğru mu?

Yerel markaların tümü için ‘etik üretim yapıyorlar’ diyebilecek miyiz?

Bütün bu sorular cevaplanarak bu dönemin modası olarak görülen bu kavramların içi doldurulacaktır.

Fast Fashion ve Sürdürülebilirlik İlişkisi

Peki, nedir ‘fast fashion’? Bunu, yılın yalnızca belli sezonlarında (ilkbahar, yaz, sonbahar, kış) değil de yıl boyunca piyasaya devamlı ürün süren ve bu ürünleri makul (görece makul) fiyatlarla pazarlayan büyük perakende zincirler olarak özetleyebiliriz. Kimilerine göre ise bu kavramın karşılığı ‘Hızla tüketilen moda’. Fast fashion marka deyince ülkemizde akla gelenler ise H&M ve Zara. Hukuk camiasında isimleri çok sayıda dava dosyası ile birlikte anılan bu markaların en önemli özelliklerinden biri, başka markalardan esinlenilmiş koleksiyonlar ile vitrinde devamlı farklı ürünler bulundurmaları.

Sürdürülebilirlik ise bu markaların son yıllarda sık sık tekrarladıkları ancak laftan öteye pek gitmeyen bir konsept. Aslında sürdürülebilir olmak; tüketmek için yok etmeyen, yeni malzeme kullanmayıp elindekini dönüştüren demek. Elbette bu noktada akıllara gelmesi gereken önemli soru herhangi bir ürünün ne kadarlık kısmının sürdürülebilir olduğu olmalı.  Tüketici modanın büyüsüne kapılmadan önce etikette büyük harflerle yazılmış bu kelimenin asıl manasını bilmeli. Yani, ürünün yüzde kaçının sürdürülebilir zincirden geldiğini konusunda fikir sahibi olması gerekli. Hasan Minhaj’ın ‘Vatanseverliğe Giriş 101’ isimli programının ‘Hızlı Modanın Çirkin Yüzü’ bölümünde de belirttiği gibi markalar %1’i geri dönüştürülmüş malzemelerden üretilmiş bir ürüne sürdürülebilir etiketi yapıştırabilmekte. Gerçi Minhaj gibi fast fashion endüstriyi bir devrimle yerle bir etme fikrinden ziyade nasıl düzenlenmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşmalıyız. Bu konuda en büyük sorumluluğun tüketiciye düştüğünü ve tüketicinin ucuz bir giyim piyasasında ‘yalnızca tüketim’ anlayışından kurtularak, üzerinde yaşadığımız dünyanın geleceğini düşünmesi ve harekete geçmesi gerektiği kanaatindeyim.

Sürdürülebilir bir moda endüstrisinin hayaliyle ürünleri kime/kimlere gideceğini bilmeksizin bağışlamak ya da eskidiğinden bahisle geri dönüşüme vermek bu sürece ne yazık ki yardımcı olmuyor. Avrupa’da bu amaçlarla verilen ürünlerin %80’e yakın kısmı ya üretildikleri veya depo görevi görebilecek ya da yeniden pazarlarına sunulabilecek 3. Dünya ülkelerine gönderiliyor. Üzülerek belirtmeliyim ki, bu duruma sebep olan ülkeler arası sözleşmeler. Bu sözleşmelerin imzalanmasının temel sebebi dünya üzerinde bu kadar ürünü geri dönüşüm sirkülasyonuna katacak bir sistem veya mekanizma bulunmaması.  Gana’nın Akra kentinde bulunan Kantamanto Market adlı pazarda neredeyse tamamı Avrupa’dan gönderilen bu ürünlerin satışı yapılıyor. Elbette bu ürünlerin az gelişmiş ülkelere gönderilmesi de onların lokal üretimlerinin gelişmesini önlüyor ve nihayetinde de o ülkelerdeki işçilerin düşük kazançla çalışmaya zorlanmasıyla sonuçlanıyor.

Fast fashion markaların tüketicinin zihninde daha pozitif ve düşünceli bir marka olmaktan ziyade daha fazla alıcı kitlesine hitap etmek için başlattıkları bu yarışta, biz tüketicilerin tarafını çok iyi belirlemesi gerekmekte. Zira, birçok ülkede pandeminin de etkisiyle doğaya saygılı olma düşüncesi popüler hale geldi. Ancak bu yazının başında da belirttiğim gibi bu süreci ve sürdürülebilirliği bir moda olarak nitelendiren algıdan kurtulup yaşam tarzı haline getirmemizden geçiyor. Böylece şirketlerin de bu konuyu ‘gerçekten’ önemsemesini sağlamak oldukça elzem.

Örnekler üzerinden gidecek olursak, H&M yıllardır Conscious® başlığı altında sürdürülebilir malzemelerden üretilmiş basic parçaların yanında koleksiyon ürünleri de piyasa sürüyor. Yıllar geçtikçe koleksiyonun içeriğini genişletmeyi hedef alan markanın doğduğu topraklar bu koleksiyonun ortaya çıkmasında önemli bir etken. İbn-i Haldun’un da dediği gibi ‘Coğrafya kaderdir.’ sözü belki de bu markanın vizyonunu belirleyen temel faktör.  Özellikle son yıllarda dünyada yaygınlaşan tüketim çılgınlığının bir parçası olmaya karşı koymak adına, İskandinav ülkeleri birtakım alışkanlıklar ediniyor. İskandinav minimalizmi olarak bilinen bu söz öbeğinin gerisinde bu ülke vatandaşlarının uçakların yaptığı devasa karbon salınımının gezegen üzerine etkilerini düşünerek okyanus ötesi yolculuk yapmaktan kaçınmalar gibi, yaşamlarının tüm alanlarında var olan alışkanlıkları yatıyor. Benzer şekilde, 2018 yılında Finlandiya’da dünyanın ilk sürdürülebilir ve atıksız moda haftası gerçekleştirildi ve bu amaçla da Helsinki’de Eco Village adlı ütopik bir alan yaratıldı.

İsveç menşeli H&M’in de ünlü çevre aktivisti Greta Thunberg’le aynı ülkede doğduğunu düşünecek olursak ‘sürdürülebilir moda’ kavramını kullanmakta rakiplerinden bir adım önde olması beklenmeyen bir durum değil ancak, bu noktada H&M’i ‘tamamen’ masum ve çevreci bir marka olarak ilan etmek oldukça zor.

Üretim Yeri Neden Az Gelişmiş Asya Ülkeleri?

H&M üzerinden gidip daha geniş bir perspektifte bakacak olursak büyük tekstil gruplarının çoğunun üretimlerinin Asya ülkelerinde olduğu görmekteyiz. Bunun 2 temel sebebi mevcut. İlki çevresel etkileri ve insan haklarını önemsemeyen hükümet politikalarıyla daha kolay iş yürütebilmeleri. İkincisi ise düşük ücret ve yetersiz haklara sahip iş gücü. Bahsi geçen ülkelerin neredeyse tamamının 1997 tarihli Kyoto Protokolünü imzaladığını fakat onaylamadığını görüyoruz. Yürürlüğe konmayan ve ulusal mevzuatları bu uluslararası anlaşmaya göre revize edilmeyen bir ülkede üretim yaptıran markalara yaptırım uygulamak da elbette ki mümkün olmayacaktır. Çevrenin korunması, karbon salınımının düşürülmesi gibi birçok prensibi ve maddeyi içeren bu anlaşmanın tam anlamıyla yürütülmesi gerekliyken halen uluslararası arenada tartışılması bile durumun rehavetini gözler önüne sermektedir. Aşağıda anlaşmayı imzalayan/imzalamayan/onaylayan/onaylamayan ülkelerin dünya haritasındaki dağılımı mevcut:

(https://tr.wikipedia.org’dan alınmıştır.)

Hepimizin bildiği uluslararası tekstil firmalarının Endonezya, Malezya, Bangladeş, Vietnam, Kamboçya gibi ülkelerde üretim üsleri kurmayı tercih etmesinin sebeplerinin bir diğeri de ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun düşük ücretle çalışan ve lehlerine yasalar yürürlükte olmayan tekstil işçilerinden oluşması. Bu durumun dolaylı sonucu da bu ülkelerin geri kalmışlıklarının yanında sıklıkla facia boyutuna ulaşan fabrika kazalarıyla duyduğumuz ülkeler olması.

Bu konuda ‘fashion revolution’ oluşumunun da çıkış noktası olan Rana Plaza’nın çöküşü, bu ülkelerden biri olan Bangladeş’te meydana geldi. Bu olay sonrasında, bahsi geçen ülkelerdeki işçilerin saati 2 dolara hem de sosyal güvenlik ve sigorta gibi asgari çalışma koşullarından yoksun şekilde çalıştırıldığı, kadın işçilerin doğum kontrol hapı almaya zorlandıkları, tuvalet izinleri olmadığı için sık tekrarlayan sistit (mesane enfeksiyonu) atakları yaşadıkları ve hatta sendikal faaliyetlere katılmalarının yasaklandığı basına yansıyan başlıklardan yalnızca birkaçıydı. Tekstil sektörünün düşük ve düşük- orta gelir seviyesindeki ülkelerin en önemli ihracat kalemi olduğu düşünürsek, fast fashion kavramının ortadan kaldırılması değil, çalışanlar için daha insani çalışma şartları yaratmak ve üretimi gezegenimiz için olabildiğince az zararlı bir hale getirmek global bir öncelik olmalıdır. Şüphesiz ki, bunun için de tüketiciler olarak bu bilinçle hareket ettiğimizi markalara ve iktidarlara fark ettirmeliyiz.

Etik Üretim

İşçilerden bahsettiğimiz noktada ‘etik üretim’ kavramını açıklamak yerinde olacaktır. Bunu, en basit şekliyle ‘Doğaya en az zarar veren, geri dönüştürülmüş veya sektöre yeniden kazandırılmış tekstil malzemelerinin hukuki ve fiziki olarak asgari çalışma standartlarına sahip işçilerce işlenmesi/üretilmesi’ şeklinde tanımlayabiliriz. Etik üretimin temel felsefesinin, sürdürülebilir ve geri dönüştürülmüş materyallerle inşa edilmiş bir tekstil sektöründe insan onuruna yaraşır şartlarda çalışan işçiler olduğu söylenebilir. Hal böyleyken, etik üretim ile sürdürülebilirliği aynı kavram olarak dillendirmek yerine birbirlerini tamamladığını söylemek daha doğru olacaktır. Tekstil işçilerinin ücretlerinin emek bazında ulusal ölçekte tatmin edici düzeyde olması da bu temel noktalardan biridir. Bu bağlamda, fast fashion markaların büyük kitlelere hitap etmesi ve daha önce bahsettiğim sebeplerle okyanus ötesi üretim tercihleri etik üretim yapmalarını zorlaştıran bir unsurdur. Denetim mekanizmaları, çalışma ücretleri/saatleri/standartları konularında raporlama metoduyla çalışsa da bu raporların gerçekliği ve geri bildirimler konusunda ne kadar etkin olduğu akıllara soru işaretlerini getirmektedir. Bu noktada, butik üretim yapan atölyelerin etik üretim konusunda bir adım önde olduğu aşikârdır. Fakat günümüz toplumunun ihtiyaçlarını yalnızca butik üretimle karşılamanın da gerçekle bağdaşmadığını kabul etmek gerekir. Denetim alanı daraldıkça denetimin verimliliği arttığı butik üretimin güçlendirilmesinin yanı sıra toptan üretimlerin yapıldığı ülkelerin de, belki de uluslararası bağımsız denetleme mekanizmalarıyla (yaptırım yetkisine sahip) denetlenmesi, bu problemi çözmeye yardımcı olabilir. Zira, yaptırım olmayınca caydırıcılığın olmayacağı insanlık tarihinin önemli bir sonuç noktasıdır.

Etik Üretim Demek Yerel Üretim Demek Midir?

Etik üretim ve yerel üretim kavramlarının birbirleri yerine kullanmasının yaygın ancak hatalı olduğunun üzerinde durulmasında da fayda var. Her ne kadar denetlenebilir ve fabrikadan raflara sirkülasyonun tek bir lokasyonda yapsa da o markanın üretiminde %100 fabrikasyon malzemeler kullanılması etik üretime dahil edilemez. Bu minvalde %100 geri dönüştürülmüş veya doğal kumaşlar kullanılmasına rağmen işçilerine uygun çalışma koşulları sağlamayan, hakkı olan ücretlerin zamanında ödemesini yapmayan firmaların da etik üretim yapmış olmayacağı ortadadır. Bu sebeple, tüketiciler nezdinde yerelliğin yanı sıra markanın çalışma politikalarının da irdelenmesi önemli meselelerden biridir. Ülkemizde tekstil işçilerinin, basın işçileri ya da hava işçileri gibi ayrı mevzuatları olmasa da 5237 sayılı İş kanununa tabi olmaları ve bu yasada mevcut olan ‘işçi lehine yorum ilkesi’ temelinde asgari çalışma standartları devletçe belirlenmiştir. Bu standartların belirlenmediği ülkelerde ise markaların çabalarının bir noktada devletlerarası ekonomik rekabetlerle çatışacağı meydandadır. Bu engeli aşmak için markaların standartlarında ısrarcı olmaları şarttır. Örneğin, 2018’de H&M reform niteliğinde bir hareketle bütün fabrikalarındaki işçilerin bulundukları ülkeler nezdinde değişkenlik göstermekle birlikte, asgari 1.200 Amerikan doları üzerinden ücret alınması için çalışmaya başladığını belirtti. Fakat sendikal, sosyal ve sair diğer haklar için fabrikalarının bulundukları ülkelerin hükümetleriyle iş birliği içinde çalışmaları gerekmektedir. Yasalarla düzenlenmiş devlet desteği olmaksızın tek marka nezdinde bu hususun küresel bir çözüm olamayacağını hatırlatmakla birlikte ilk kibriti çakmanın bir alevi harlamasını temenni ediyorum.

Sonuç: 

Sürdürülebilir ürün kavramı üreticiler tarafından özellikle de fast fashion markalarca algı yönetimi amacıyla lanse edilmektedir. Tüketiciler tarafında bu kavramın nereden geldiğinin ve neden bu kadar popüler hale getirildiğinin irdelenmesi gerekmektedir. Eser miktarda geri dönüştürülmüş malzemelerle üretilen ürünlerin sürdürülebilir kategorisine dahil edilmemesi gerektiğini tahmin edebilsek de gerekli bilgiye vakıf olmak için etiket okuma alışkanlığı edinmenin öneminin farkında olmalıyız.

Etik kavramının ardında malzeme seçimlerinin ve işçi haklarının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Üreticilerin bu 2 konunun yaratıcısı olarak gerekli özeni göstermesi gerekirken, tüketicilerin ise bu unsurları zihninde değerlendirerek ‘etik’ tercihler yapması gereklidir.

Fast fashion markalar artık hayatımızın bir gerçeği ve onlarla yaşamayı öğrenmemiz gerekli. Bu yaşantının standartlarını belirlemedeki unsurlardan biri de hiç şüphe yok ki tüketici davranışı. Tüketicilerin bilinçlenmesiyle, standartların hayata geçirilmesinde ise üreticiler ve devlet otoritelerinin sorumluluğu paylaşarak ortak hareket etmesi gerekmektedir. Tüketiciler, üreticiler ve hükümetler bağlamında şahsi çıkarlardan sıyrılıp yok etmeden, iyiye ve güzele devşirerek daha sürdürülebilir ve etik bir dünya kurmak uğruna çaba sarf etmelidir.

Sena Çam

Sena Çam

Avukat

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn

İçeriği beğendiniz mi?

tr_TRTR

Moda

Hukuku

Eğitimleri

Başlıyor.

Share on facebook
Share on google
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp

Sign up for our Newsletter

iPhone

Lorem ipsum dolor sit amet

MacBook

Sed do eiusmod tempor incididunt

iPad

Tempor incididunt ut labore et dolore