Ali ILICAK Röportajı - I LAW FASHION
Yukarı
a

I LAW FASHION

Ali ILICAK Röportajı

Hemen kolay bir soruyla başlayalım 🙂 Ali Ilıcak kimdir? Rica etsek sizi tanımayan okuyucularımız için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Meslek tercihinden memnun bir iktisatçıyım. Çalışma hayatımın son 12 senesi, firma davranışlarını anlamak ve firmalara rekabet danışmanlığı vermekle geçti. Daha öncesinde 8 yıl Rekabet Kurumu’nda, yine firma davranışlarını takip edip kurallara uygun olmalarını sağlama çabası içinde yer aldım. Son dört yıldır da, bu işleri yaparken ihmal ettiğim küresel finans sisteminin ve uluslararası ilişkilerin nasıl işlediğini öğrenmeye çalışıyorum. Büyük resmi görmek önemliymiş 🙂

Bildiğimiz kadarıyla birkaç yıl önce Almanya’ya taşındınız, dolayısıyla şu an pandemi sürecini Almanya’da yaşıyorsunuz. Süreç sizin için orada nasıl geçiyor? 

Evet, 2016’da ailemle birlikte Berlin’e yerleştim. Zamanımın çoğu çocuklarımın bakımı ve ev işleri ile geçiyordu. Kalan zamanda uzun mesafe bisiklet turları ve finansal piyasalarda acarlık yapıyordum. Pandemi sürecinde, bisiklet turu dışındakiler artarak devam etti. Oğlanlarım okula ya da  kreşe gidemedikleri ve oyun parklarına girmek de yasak olduğu için evde her türlü kutu oyununu oynayarak aylar geçirdik. Hava güzel olduğunda da kentte bolca bulunan park ve bahçelerde bisiklet gezisi ve piknik yaptık. Son bir aydır yaşam normale dönmeye başladı.

Alman ekonomisi Covid-19’un ticari hayata etkileri nedeniyle büyük bir darbe aldı ve büyük ölçüde küçülme yaşandı. Bu durumu düzeltmek için neler yapılması planlanıyor? 

Doğru, yılın ilk çeyreği için gelen rakamlar eşi benzeri görülmemiş bir hasarı ortaya koydu. Bir yandan iç pazardaki şok, öte yandan ekonominin çoğunun dayandığı ihracat pazarlarının donması, tedarik zincirlerinin büyük kısmının bulunduğu Çin’in ilk çeyrekte kapanması, son olarak da Avrupa Birliği’nin güney kanadındaki ülkelerin pandemi sürecinin başında içine düştükleri durumun yarattığı panik ekonomiyi zorladı. Ancak dirayetli, akla dayanan ve demokratik bir yönetimle, bu sürecin yükünün Türkiye ve ABD gibi vahşi kapitalist ülkelerde olduğu gibi emekçilerin ve küçük işletmelerin üzerine yıkılması yoluna gidilmedi. Kapatma başlar başlamaz, işsiz kalanlara ve küçük işletmelere bir kısmı karşılıksız bir kısmı kredi olarak mali yardım yapıldı. Federal devletin “bütçe açığı vermeme” fetişinden vazgeçildi ve borçlanarak mali teşviklerin devam etmesi sağlandı. Mali teşviklerden yararlanan firmaların, hissedarlarına temettü dağıtması yasaklandı. Bu önlemler sayesinde, ABD’deki gibi kitlesel isyanların ortaya çıkmasının önüne geçildi ve devletin farklı sınıflar arasında tarafsız ve adil bir aparat olduğu algısı güçlendirildi. Bu açıdan, ABD’deki yönetimin 40 milyon kişinin işsiz kaldığı bir dönemde şirketlerin hisse senetlerinin değerini arttırmaya odaklandığı düşünülürse, Almanya’da sürecin oldukça iyi yönetildiğini söyleyebiliriz. Bütün bunlar, toplumun geleceğe her şeye rağmen birlikte bakabilmesini sağlıyor ki bence devletin tek amacı bunu temin etmek olmalı.

Berlin modanın merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yıllık yaklaşık 5.8 Milyar Euro gelir getiren Alman moda sektörünün salgınının ekonomik etkileriyle mücadelesini takip ettiniz mi? Almanya’da ekonomiye ilişkin moda/tekstil alanında öngörülen veya yapılan yasal bir düzenleme söz konusu mu?

Moda sektörüne özel olarak bakmadım açıkçası. Ekonomiye ilişkin yapılanlara yukarıda bahsettiklerime ek olarak şunu da eklemeliyim: Almanya, bu süreçte önemli markalarının zarar görmesinin önüne geçmek için elinden geleni yaptı. Bu, Alman devletinin bilindik bir “Ulusal Şampiyon” politikasının parçası. Volkswagen’in imza attığı dizel skandalının nasıl yönetildiği, devletin yürütme ve yargısıyla şampiyonunun önünde nasıl kalkan olduğu ve sürecin yıllara yayılarak hafifletildiği hatırlanırsa, şaşırılacak bir şey değil. Aynı iradeyi dijital bir ödeme kuruluşu olan Wirecard hakkında geçen yıl Financial Times’da çıkan usülsüz muhasebe uygulaması ile ilgili haberlere karşı, şirketin hissesinin aylar boyunca açığa satışının yasaklanması ve haberi yapan muhabir hakkında savcılık tarafından soruşturma açılması uygulamalarında da gördük. Yine benzer bir amaçla Lufthansa’nın hisselerinin %20’si geçen ay kamu tarafından satın alındı ve pandemi sürecinde ayakta kalabilmesi için gerekli mali ayarlamalar yapıldı. Ancak dediğim gibi moda sektörüne özel neler oldu, diye bakmadım.

‘Yeni normal’ kavramını artık her yerde okuyoruz ve herkes bir ‘yeni normal’e hazırlanıyor. Sizce gerçekten ‘yeni normal’ her şeyi değiştirecek mi? Özellikle ekonomik anlamda makro ve mikro açılardan neler beklemeliyiz?

Yeni normal lafzı 2008 mali krizinden beri ortada dolaşıyor. İstanbul’da danışmanlık yaptığım dönemde, o zamanlar aylık olarak yazdığım Forbes Türkiye dergisinin diğer sayfalarında görünce çok yadırgadığım bir tabirdi. Korona yüzünden artık alıştığımızdan farklı bir dünya olacak. Bunda hemfikir olmayan kimse yoktur herhalde. Ancak, çarpıcı olan, belki 11 Eylül 2001 saldırılarından beri ama aslında Duvar’ın 1989’da yıkılmasından beri yeni dünyanın nasıl bir eksende kurulacağının mücadelesinin yaşanıyor olmasıdır. Bize de bunun sancısını yaşamak düştü. Karşılıklı güç dengesine dayanan ve ironik olarak nükleer silahlar sayesinde topyekün bir savaşın imkansız hale gelmesiyle sağlanan Soğuk Savaş “normalinin” yerine gelecek olan düzene önce “Medeniyetler Savaşı” dendi. Irak’ın ve Afganistan’ın işgaline bu şekilde “rıza” sağlandı. Daha sonra “Küreselleşme” ve onun getirdiği gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin karşılıklı bağımlılığına, emek sömürüsüne ve çevrenin katledilmesine dayalı bir normalimiz oldu. Hem bu haliyle küreselleşmenin sürdürülemez olması hem de Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu süreçte Tek Kutuplu Dünyanın Egemeni olan ABD’yi tehdit edecek şekilde ekonomik ve teknolojik olarak gelişmesi, bizi birkaç yıldır başka bir yeni normale hazırlıyordu zaten. Bu gözle bakıldığında pandemi, küreselleşmenin doğrudan doğruya (istenmeyen) bir çocuğu olarak doğdu ve belki de kendisini yaratan sürecin de mezar kazıcısı olacak.

2019 yılı, “Küreselleşmeden geri mi dönülüyor?” sorusunun sorulduğu bir yıl olmuştu. ABD, Çin ile ticaretinde verdiği açığa ve fikri mülkiyet haklarının ihlaline ve birkaç tali konuya daha fazla katlanamayacağını ileri sürerek Çin ile bir ticaret savaşına girişmişti. Yılın sonunda, bu savaşın Amerikan borsalarına olumsuz etkisini gidermek için -ki Trump yeniden seçilebilmesi için borsaların yükselmesi gerektiğine inanıyor- gerçek olmayan bir barışa imza atıldı. Gerçek olmadığı ABD yönetimi tarafından da bilindiği için ilk bir ay Faz 1 anlaşması denilen ve bu şekilde devamının geleceği de ima edilen anlaşmanın maddeleri sır ilan edildi. Demokratik olduğu pazarlanan bir ülke, en büyük rakibi ile içeriği sır olan bir anlaşmaya imza attı ve ABD kamuoyu tarafından da sorgulanmadı, borsalar yeni rekorlara koştu vs vs. Bu olay ve temsil ettiği durum bile aslında bir “yeni normal” idiABD’nin, küreselleşme sürecinde Çin’i kendisine tabi olmaya devam ettirme şansının olmadığı ortaya çıktı. Bu durum, dünya barışı için, hayatın normal şekilde devamı için, çalkantılı dönemlerde yaşamaktan korkan insanoğlu için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Çin’in yerine geçecek üretim üsleri bulsalar bile ki ticaret savaşı ile bu arayışlar başlamıştı Çin’in kalabalık ve harcamaya aç tüketicisinin yerini ne ile dolduracaklar? Barış içinde bir arada yaşama artık mümkün gözükmüyor, en azından ABD elitlerinin buna razı olmayacağı ortada. Ancak savaş ile olmasa bile bir ayrışma da, bildiğimiz dünyanın sonu demek. İşin içinden nasıl çıkılacak? İşte pandemi tam bu sorulara yanıt arandığı günlerde geldi. ABD’de can almaya başlar başlamaz da bu ayrışma sürecinde yeni bir argüman olarak yerini aldı.

Mal ve hizmetler ile onları üreten bireylerin baş döndürücü bir hızda hareketliliğini gerektiren küreselleşmenin, pandemi nedeniyle uzun süreli olarak sekteye uğramasını beklememek gerekir. Zira Çin de Batılı rakipleri de önce yaşanılan darbenin etkisinden kurtulmaya bakıyor ve bunun için özellikle de Çin, çatışma noktalarını en aza indirmeye çalışıyor. Geri kalan meselelerin, yani sosyal mesafe uygulamaları, tüketim harcamalarındaki ani ve keskin düşüş, kapalı kalmanın getirdiği psikolojik etkiler vb. bunların hepsi hastalığın yayılması kontrol altına alınınca -ya da alınırsa mı demek lazım?- çok kısa bir süre içinde unutulup gidecektir. Son bir ay bize bunu gösterdi bile. Bilim insanları ve tıp otoriteleri virüse karşı zafer ilan ettiklerinde dünyanın bütün büyük kentlerinde görülmemiş ölçekte kitlesel partiler düzenleneceğine ve eski normale dönüleceğine adım gibi eminim. Ve fakat asıl mesele o değil!

Covid-19 öncelikle bir sağlık krizi; ancak yol açtığı yıkımlar nedeniyle dünya tarihindeki diğer büyük ekonomik krizler arasına girebilir mi? Evetse, bugüne kadar analiz ettiğiniz ya da bizzat şahit olduğunuz ekonomik krizlerden en büyük farkı sizce nedir?

Çoktan girdi bile. Büyük ekonomik kriz denilince akla gelen iki kriz, yani 1929 ve 2008 buhranları, kapitalizmin sistemik krizleri olarak kabul edilir. Yani, bu sistem kendi başına bırakıldığı zaman bir noktada duvara tosluyor. Krizden çıkabilmek için o ana kadar gölge etmesin denilen devletler, yana yakıla sahaya inmeleri için çağırılıyor. 1929’da gerek finansal sistemin ve merkez bankalarının gelişmişlik düzeyinin yeterli olmaması gerekse de SSCB’nin ve komünizmin emekçiler için bir alternatif olarak ayakta olması nedeniyle kolay finansal-parasal manevralarla içinden çıkılması mümkün olmadı. Kriz önce Avrupa’da sonra dünyanın büyük bir kısmında politik, toplumsal, insani vb. her türlü felaketi de beraberinde getirdi. 1945’te buhranın yol açtığı savaş bittiğinde, Güney Amerika dışında savaştan nasibini almamış bir kıta kalmamıştı.

2008 Krizinde ise parasal genişleme adı verilen merkez bankası hamleleriyle ve batan şirketlerin devlet tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak omuzlanmasıyla, krizin etkisi sermaye sınıfının üzerinden alınarak büyük ölçüde emekçilerin üstüne yıkılabildi. Bunda neoliberalizmin 1980’lerin başından başlayarak tüm dünyada emeğin örgütsüzleştirilmesini başarması da büyük rol oynadı. Bu sayede, sosyal çalkantılara ya da ülkelerin politik doğrultularında değişimlere yol açmadan, kapitalizm yeni bir döngüye, bu sefer Çin’in işin içine tamamen girdiği, bildiğimiz sosyal medyalı, akıllı telefonlu, bulut bilişimli, internet alışverişli döngüsüne başladı.

Covid 19 pandemisinin yarattığı krize gelecek olursak, önceki soruda açıklamaya çalıştığım gibi, bunu kendi başına bir kriz olarak değil de küreselleşmenin geldiği noktada karşılaştığı krizin önemli bir aşaması olarak görmek gerekir. Bir kere, küresel ekonomilerde sıkıntı geçen sene zaten başlamıştı. Çin’in her yıl olduğu gibi %8’lik bir ekonomik büyüme yakalayamacağı sene başında sineye çekilmişti. Ticaret savaşının ve Brexit’in yarattığı çalkantılar, Avrupa ülkelerinin zaten kırılgan olan durumunu iyice ağırlaştırdığı ve 2020 ya da 2021’de ABD’de bir resesyon görülebileceği tartışılıyordu. Pandemi bütün bu tartışmaları sonlandırdı ve resesyonu dünyanın her yerinde başlattı. Krize toplumsal açıdan baktığımızda, ABD’de başlayan kitlesel gösterilerin, krizin yükünü emekçilerin ve yoksulların sırtına yıkılması siyasetine ve yönetimlerin -biraz da bunun gibi şeyleri başarabilmek için- faşistleşmesine olan bir tepki olduğunu söyleyebiliriz. Yani uzun bir sürecin sonucunda gelinen bir noktadan bahsetmeliyiz; pandemi kitlelerin ataletini sonlandırdı ve bombanın patlamasına yol açtı.

Krizden çıkış için hastalığın kontrol altına alınması şart ama bu da yeterli olmayacak. 2008 krizinden öğrenilen derslerle ve Amerikan Merkez Bankası’nın sınıflar arası mücadelede açık bir biçimde sermayeden taraf olarak hareket etmesi sonucunda, kriz ABD’de şu ana kadar (kabaca söyleyecek olursak) para basılarak aşılmaya çalışıldı. Enflasyonun artmasına ve sonucunda kitlelerin yoksullaşmasına, hisse senedi fiyatlarının artarak gelir adaletsizliğinin tavan yapmasına  ve batık şirketlerin halkın parasıyla “zombileştirilmesi”ne yol açıldı. Bunların ekonomik krizden çıkılmasını sağlayamayacağı, böyle devam ederse toplumsal patlamaların artarak devam edeceği ve daha önceden öngörülemeyen toplumsal kırılmalara yol açabileceğini söylemek çılgınlık olmasa gerek.

O nedenle, Covid 19 pandemisinin, kapitalizmin önceki iki büyük krizinden çok da farklı bir karakterde olduğunu düşünmüyorum. Ancak krizin büyüklüğünün, 2008 krizini gölgede bırakacağı şimdiden söyleniyor. Dediğim gibi, hastalık kontrol altına alınınca, onu müstesna kılan özellikler anında ortadan kalkacaktır. Zaten sarsıcı etkileri ortaya çıkaran büyük kapatma, Mayıs ayında bitti (Türkiye’de emekçiler için zaten hiç uygulanmamıştı) ve maske, mesafe, test ve takip gibi önlemlerle, eskisinden o kadar da farklı olmayan bir yaşama devam ediyoruz.

Pandemi sürecinin öncesinde de moda ve tekstil sektöründe dijital dönüşümün önemini ve gerekliliğini sıklıkla konuşuyorduk. Covid-19 sebebiyle mağazalarını kapatmak zorunda kalan birçok perakendeci ile fabrikalarını kapatan üreticiler dijitale yöneldi ve ’dijital dönüşüm’ hızlanarak bir kavramdan ziyade eylemlere dönüştü. Hatta birçok moda markası 3D formatında defileler yapmaya karar verdi, üreticiler numune üretiminde 3D modellendirmeyi daha fazla kullanmaya başladılar. Bu bağlamda moda sektöründe dijital ekonominin yakın geleceğini nasıl değerlendirirsiniz? Ekonomiye katkı sağlanması bakımından moda/tekstil sektöründe teknolojinin/kripto paraların önemi nedir sizce?

Pandeminin dayattığı koşulların, zaten moda sektörünün ve genel olarak teknolojinin ve tüketim kültürünün gittiği doğrultuda olduğunu düşünüyorum:  bireyselleşmenin daha da önem kazanması ile üretimde ve tüketimde dijitalleşmenin artması. O yüzden bu dönüşümlerin yaşanması çok zorlayıcı olmayacaktır. Teknolojinin geldiği nokta, teknolojiye erişim maliyetinin düşmesi, gerekli nitelikli işgücünün bulunabilirliği, bunlarda herhangi bir sıkıntı görmüyorum. Yeter ki, fikir, doğru fikir olsun.

Sektör, pandeminin hemen öncesinde, artan dijitalleşmeye (instagramlaştırılabilir tecrübeler, online alışveriş vb.) karşın mağaza içi tecrübeyi dönüştürme eğilimindeydi. Zara’nın ana şirketi Inditex bu eğilimden vazgeçmemiş görünüyor. İlk çeyrekte satışlarının %44 düşmesi, mağazalarının %88’inin bu üç ay boyunca bir noktada kapanmış olmasına ve online satışlarının %50 artmış olmasına rağmen, mağazaları yeniden yapılandırma için önümüzdeki iki yıl içinde 1,7 milyar avro yatırım yapacaklarını geçtiğimiz günlerde açıkladılar. Bu dönüşüm, dijital bir dönüşüm olacakmış ve mağazaların “ileri teknolojik çözümlerle” donatılacağı söyleniyor. Başka bir haber, Dior’un Mikonos ve İbiza gibi tatil merkezlerinde pop-up mağazalar açacağına dair. Ultra zenginlerin yatları ve özel jetleri sayesinde seyahat etme sıkıntıları olmadığı ve bu kesimin ihtiyacına yönelik olarak tatil kreasyonlarını ayaklarına götüreceklerini söylüyorlar. Yani bir şekilde mağazadan vazgeçilemiyor, yeni koşullara göre dönüştürülmesi -şimdilik- planlanıyor.

Pandemi öncesi yıllarda, her türlü şirket danışmanının ağzında sakız ettiği bir kavram vardı “distruptive çözümler”. Hemen gündelik hayata damgasını vuran ve eski tip “çözümleri” tarihe gömen markaların adlarını sayarlardı: Airbnb, Uber, Facebook, ve diğerleri… Bir önceki kuşaktan öğrendiği şekilde işini devam ettirmeye çalışan, iş sahibi veya yöneticilerine, siz de benzer bir fikirle gelmezseniz, ölü firmalar mezarlığındaki yerinizi alacaksınız, diye sarsmaya çalışırlardı. Dedikleri yalan değil, ona şüphe yok. Ancak bu tip fikirler de herkesin aklına öyle hemen gelmiyor. Çoğu zaman da, yüzlerce yeni girişim bir şeyler deniyor ancak sadece bir tanesi başarılı olabiliyor. Softbank diye Japon bankası, bu tür “distruptive” fikirlere sahip firmalara yatırım yapan bir fon kurdu. Portföyünde 20’den fazla “sarsıcı fikirli” şirket var. Fonun performansının pek de umut verici olmadığını belirtmeliyim. Rakamları ilginizi çekerse bakıp söylerim.

Moda sektöründeki markaların çoğu on yıllardır orada duran markalar; lüks marka kategorisindekiler daha da eski. Yönetici ve sahiplerinde, “biz ne krizler aştık” anlayışının bulunması şaşırtıcı olmaz. Haksız da değiller. Konunun uzmanı olmadığım için haddimi aşmak istemem ama, lüks marka olmak ile “muhafazakar” davranmak arasında bir ilişki olduğunu gözlüyorum. Ağır olmak, sakin olmak, hakiki olmak, çok teknolojiye bulaşmamak vb. Hem tüketim hem üretim aşamasında. “Bizim ürünlerimiz el yapımı, gerçek …derisi” dediğin zaman, bütün o nanoteknoloji ürünü işlevsel malzemelerin, robot üretiminin vb. havası sönüyor. Tek tehlike burada, veganlığın yaygınlaşması. Şaka bir yana, evet kuşaklar değişiyor, yeni para sahiplerinin akıllarının çalışma şekli de dahil her şeyleri farklı. Ve fakat sınıflı toplum yapısı var olduğu sürece, lüks tüketimin bu yapısında radikal bir değişiklik beklememeli. Kaldı ki pandemi gelir eşitsizliğini daha da arttırdı, servet sahiplerini daha da zenginleştirdi, küresel borsalardaki akıl dışı yükseliş sayesinde.

Lüks olmayan, kitle tüketimine yönelik markalara dönersek, onlar deneyecekler ve deneyecekler. Öncelikle karlılığı korumak için maliyetlerini düşürmek gibi çetrefilli bir görevleri var. Örneğin veri bilimini (data science), tedarik zincirlerinin yönetiminde, mağaza içi tecrübelerin satışı arttırmaya yönelik olarak dönüştürülmesinde ve diğer bir çok alanda kullanılmasının önünde hiçbir engel yok. Bunları uygulamaya geçirecek ve denemekten çekinmeyen ekipler oluşturacaklardır.

Üretim merkezlerini Çin dışındaki ülkelere taşımaya başlamışlardı. Ancak Vietnam, Endonezya, Bangladeş gibi yeni destinasyonlarda altyapının, iş gücünün ve teknoloji kullanımının yeteri kadar gelişmiş olmaması gibi bir sorunla karşı karşıyalar. Bu da büyük miktarlı ek yatırım yapmalarını gerektiriyor. Krediye ulaşım koşulları pandemi “sayesinde” inanılmaz derecede kolaylaştı. Ancak şirket borçluluğunun tüm dünyada bir sonraki krizin sinyalini verdiğini de hatırlatalım. Kapitalizmde kriz bitmez. Riskli denemeler, uykusuz günler demek. Kripto paraların ne işe yaradığını anlayamayacak kadar yaşlıyım. O konuda yorum yapabilecek bir yetkinliğim ne yazık ki bulunmuyor.

Dijital dönüşüm ekonomiyi hızlandırdıkça daha fazla üretiyor ve tüketiyoruz. Bu noktada, pandemi öncesinde de sıklıkla konuştuğumuz ve Covid-19 döneminde önemini daha iyi kavradığımız ‘sürdürülebilirlik’ konusu ortaya çıkıyor. Ekonomik anlamda sürdürülebilirliği ele alırsak iki farklı görüş bulunduğunu söyleyebiliriz. Bir yanda ”Büyümeyen, yerinde sayan, ölür,” sav’ı varken, diğer yanda Küçülme  (Degrowth) akımı bulunuyor. Zira sizin de bildiğiniz üzere, Küçülme hareketi ‘ekonomik büyümenin terk edilmesi çağrısında’ bulunarak, büyümenin aşırı masraflı, ekolojik açıdan sürdürülemez olduğunu savunuyor. Siz ‘Büyüme’yi mi ‘Küçülme’yi mi daha verimli görüyorsunuz? Pandemi sonrasında bu doğrultuda bizleri nasıl bir tablo bekliyor?

Benim bu konudaki düşüncelerimi duymak pek hoşunuza gitmeyebilir, baştan uyarayım. Ahlaki olarak doğru olan bir iş tercihi, eğer kar getirebilecek bir şey değilse uygulamaya geçmez. Kar getirebilmesi için bazen on yıllar geçmesi, ona uygun bir kamuoyunun oluşması gerekir. Cinsiyetçilik meselesine, ırk ayrımcılığı meselesine bakın. Çoğu marka ancak George Floyd, polis tarafından katledilen kaç bininci Afrikalı, öldürülmesini takiben başlayan isyanı görünce bu konuda bir duruş sergilemek, ya da sergilermiş gibi yapmak zorunda kaldı. Bunu yapmamanın maliyetini göze alamadıkları için. Benzer bir şey çevre duyarlılığı için de geçerli. Çin’i bir çevre ve işçi cehennemine çeviren şirketlerin şimdi “küçük güzeldir” tavrını ciddiye almak saflık olur. Kapitalizmin büyümeye dayalı bir ekonomik sistemi vardır. Küçülmeye başlarsa kriz olur, şimdi tecrübe ettiğimiz gibi.

Küçülmenin güzel olduğu, tüketerek değil de eskiyi dönüştürerek yaşamanın daha iyi olduğu algısı tüketicilerin çoğunda egemen olsa, ne güzel olur. Ancak öyle bir zaman gelirse, var olan endüstrinin de yok olması gerekir. Bu konuyu konuşarak daha da açabiliriz

Takipçilerimiz ve okuyucularımız arasında hem öncü moda markalarında yönetici pozisyonlarında çalışan kişiler hem de kendi işini büyütmeye çalışan girişimciler var. İşimizin ekonomik anlamda sürdürülebilirliğini sağlamak için pandemi öncesi/sırası/sonrasında her zaman işe yarayacak bir tavsiye verecek olsanız bu ne olurdu?

Dilini daha önce bilmediğim bir ülkede sıfırdan bir hayat kurmak durumunda kalmanın bir sonucu olarak, yaşamın tavsiyelerle yönlendirelemeyecek kadar karmaşık olduğunu düşünmeye başladım. İnsan geleceği öngörmek, buna dayanarak başkalarına akıl vermek bir tarafa, yaşadığı anı bile tam kavrayamadan ölüp gidebiliyor. Daha önce ve şimdi geçerli olup daha sonra da geçerli olacak tek şey, bu dünyada zamanımızın sınırlı olduğu gerçeğidir. Bu zamanı işle ilgili hırsları, sonu gelmesi mümkün olmayan maddi arzuları tatmin etmek için harcamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Eğer yapılan iş, bunların ötesine geçip, dünyayı ve hayatı daha güzel, daha çekilebilir hale getiriyorsa ancak o zaman peşine düşmeye değer. Ne yaparsak yapalım, aklımızın bir köşesinde bu sorgulamayı sürekli tekrarlamalıyız. Bu söylediklerimin herhangi bir mistik, ruhani bir tarafı olmadığını belirtmeliyim. İnsanın, özellikle bu çılgın zamanlarda ayakta kalabilmek için önce kendi varlığının ve etkinkinliğinin anlamlılığını kendisine izah edebilmesi gerekiyor.

Bu söylediğim işle ilgili bir tavsiye değil belki ama iş yapmanın kendisine dair bir tavsiye; eğer tavsiye vermek diye bir şey mümkünse.

Yeniden çok teşekkür ederiz Ali Bey, çok keyifli ve bilgilendirici bir söyleşi oldu. Ekonomi konusunda bir kanaat önderi olarak, sizin paylaşımlarınızdan ve öngörülerinizden eminiz ki bizim gibi tüm bu söyleşimizi okuyanlar da yararlanacaktır. Sağlıcakla kalın!

İçeriği beğendiniz mi?

tr_TRTR

Moda

Hukuku

Eğitimleri

Başlıyor.

Share on facebook
Share on google
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp

Sign up for our Newsletter

iPhone

Lorem ipsum dolor sit amet

MacBook

Sed do eiusmod tempor incididunt

iPad

Tempor incididunt ut labore et dolore